+ Yorum Gönder
1. Sayfa 12 SonuncuSonuncu
Öğrenci odası ve Soru (lar) ile Cevap (lar) Forumunda Osmanlı tarihi ile ilgili kitap özetleri Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Ziyaretçi

    Osmanlı tarihi ile ilgili kitap özetleri








    acil lazım gönderirsenin sevinirim







  2. Mine
    Devamlı Üye





    osmanlı tarihi ile ilgili kitap özetleri

    Osmanlı Tarihi
    Yazar:
    Halil İbrahim İnal

    Osmanlı İmparatorluğu, kuruluşundan yıkıldığı güne dek yaklaşık 600 yıl varlığını korumuş, yükselme devrinde dünyanın en güçlü devletlerinden birisi olmuştur. Var olduğu dönem içerisinde İstanbul’un fethi ile bir çağın kapanıp yenisinin açılmasına öncülük eden bu imparatorluk, hızlı bir yükselişle küçük bir beylikten toprakları üç kıtaya yayılan devasa bir imparatorluğa dönüşmüş, üzerinde uzun araştırmalar yapılmasını hak edecek derecede önemli tarihsel değişimlere yol açmış bir devlettir. Gerek padişahlarının etkili ve ileri görüşlü dehaları, gerek fethedilen topraklarda uygulanan barışçıl politika nedeniyle, bugün bile dünyanın farklı bölgelerinde Osmanlı İmparatorluğu sempatisi varlığını sürdürmektedir. Peki yıkılmasının üzerinden neredeyse bir asır geçmiş olmasına rağmen Osmanlı’yı hafızalarda yaşatan bu etkenler nelerdir? Bu kitapta tüm detaylarıyla bu imparatorluğun ortaya çıkış, yükseliş ve düşüşünün tarihsel öyküsünü bulacaksınız. Osmanlı tarihini objektif bir yaklaşımla okumak isteyen okuyucunun elinden düşüremeyeceği bir başucu kitabı.

    -----





  3. Mine
    Devamlı Üye
    Musul Kerkük Olayı ve Osmanlı İmparatorluğunda Kuveyt Meselesi kitap özeti


    Musul, Kerkük ve Kuveyt meselelerinin temeli 18. yüzyıla kadar uzanmakta olup; Osmanlı İmparatorluğunun dağılma döneminde İngiltere, Fransa ve Rusya’nın bölgede bulunan petrol varlığını paylaşma üzerine hazırladıkları planı uygulamaya koymaları sonucu oluşan siyasi, askeri ve tarihi olaylardır.
    Osmanlı İmparatorluğu 1.Dünya Savaşının başlangıcında oluşan kutuplaşma esnasında ittifak devletleri safhında yeralmıştır.Savaşın başlangıcında, İmparatorluk orduları Balkan Savaşından yeni çıkmış ve çeşitli cephelerde dağınık bir durumda bulunmaktaydı. İtilaf Devletlerinin 1. Dünya Savaşı öncesinde hazırladıkları paylaşım planı gereği İngiltere Irak cephesinde yığınak yapmaya başladı. Bu amaçla öncelikle Basra Körfezinde bulunan Bahreyn Adalarını işgal ederek petrol tesisleriyle liman tesislerini kontrol altına aldı. 05 KASIM 1914 tarihinde Osmanlı Devletine savaş ilan eden İngiltere’nin takviye edilmiş kuvvetleri karşısında Osmanlı Devletinin gönüllü aşiretlerle takviyeli Kolordu sayesinde bir kuvveti bulunuyordu. KASIM 1914-KASIM 1918 dönemi arasında devam eden çarpışmalar sonucunda Bağdat, Kerkük, Remadiye ve Musul gibi yerleşim merkezleri kaybedildi ve Mondros Mütarekesi imzalandı.
    Son Osmanlı Meclisi Mebusan 02 MART 1919 tarihinde toplanarak Misakı Milliyi kabul etti ve tüm dünyaya ilan etti.
    Mondros Mütarekesi hükümleri ihlal edilerek işgal edilen Revandiz, Zebar, Akra, Süleymaniye ve Kerkük bölgelerinde İngilizlere karşı yapılan ayaklanmalar sonucunda Süleymaniye Türk yanlısı aşiretlerce ele geçirildi. Askeri tedbirlerle ayaklanmayı bastıramayan İngilizler Süleymaniye bölgesinin İngiliz mandası altında bağımsızlığını ilan ederek daha önce Hindistan’a sürgüne gönederdikleri Şeyh Mahmut’u getirerek hükümdar yapmak zorunda kaldılar.
    Batıda mücadele başlarken benzeri örgütlenme ve direniş İngiliz işgali altındaki Musul’da da görülüyordu. Türk Devleti tarafından bölgeye duyulan ilgi nedeniyle tasarlanan harekat dar kapsamlı tedric edici bir gerilla harekatı boyutlarından çok daha geniş, kapsamlı bir cephe savaşına dönüştürülmesi şeklinde öngörülüyordu.
    Batıda mücadele başlarken benzeri örgütlenme ve direniş İngiliz işgali altındaki Musul’dada görülüyordu. Türk Devleti tarafından bölgeye duyulan ilgi nedeniyle tasarlanan harekat dar kapsamlı tedric edici bir gerilla harekatı boyutlarından çok daha geniş, kapsamlı bir cephe savaşına dönüştürülmesi şeklinde öngörülüyordu.
    Bölgede yapılması düşünülen büyük çaplı bir askeri harekatın önündeki engellerden biri olan asker kaçakları ve bunlara yardımcı olan aşiretlerle ilgili önlemler mecliste görüşüldü. Asker kaçakları ve yardım eden aşiretlerin cezalandırılabilmesi için İstiklal Mahkemelerinin kurulması hakkında bakanlar kurulunca hazırlanan öneri 21 OCAK 1923’de gizli görüşmelerde tartışıldı ve Elecizre bölgesinde İstiklal Mahkemelerinin kurulması kabul edildi. 9 MART 1920 tarihinde Diyarbakır’a varan mahkeme bir beyanname yayınlayarak kaçakların 10 gün içinde teslim oldukları takdirde birliklerine gönderileceğini bildirdi.
    Musul sorununun Türk ve Dünya kamuoyunu meşgul ettiği 1920’li yıllarda adından çokça söz edilen bir kişi de Şeyh Mahmut Elberzenci idi. Vazgeçemedikleri, Türklerin ise kuşkuyla baktıkları bir aşiret reisiydi. Şeyh Mahmut siyasal arenada ilk kez Türk Birliklerinin kuzeye çekilmek zorunda kaldıkları zaman görüldü ve Musul sorununun çözümüne kadar hep ön planda kaldı. Şeyh Mahmut sadece Türklerle değil İngilizlerle de bir süre iyi ilişkiler kurmuştu.
    Şeyh Mahmut Osmanlı mirası üzerine kurulacak bir Kürt devletinin başına geçmeyi düşünüyordu. Paris Konferansında Türkiye ile ilgili bir karara varılmamış olması, İngilizlere yakınlık gösteren Kürtleri de onlardan soğutmaya başlamıştı. Ayrıca, Kürtlerin Ermeni kırımına katılanların cezalandırılacağı ve Kürtlerin oturduğu bölgelerin Ermenilere verileceği söylentileri hızla yayılıyordu. Bu söylentilerin de etkisiyle bölgedeki huzursuzluk iyice arttı.
    TEMMUZ 1920’de Irak’ta aylarca sürecek bir ayaklanma patlak verdi. Bir süre sonra İngilizler Şeyh Mahmut’u tutuklayıp Hindistan’a sürdüler. Ancak Erbil, Revandiz arasında bulunan Türkleri destekleyen sürücü aşiretinin İngilizlere ağır kayıp verdirmesi üzerine Şeyh Mahmutûn yeniden Süleymaniye’ye getirerek İngiliz mandası altında Kürdistan hükümdarlığı verdiler.
    Türkiye’nin güney sorunu Lozan Görüşmelerinde, ikili görüşmelerle çözülmeye çalışıldı. İkili görüşmelerde bir sonuca varılamadı. Görüşmeler bu kez Müttefik Devletler temsilciler heyetine gönderilen notların verilmesiyle devam etmiştir. Türk temsilci heyeti Musul’un Türkiye’ye geri verilmesi isteğinden vazgeçmedi. Bu koşullarda sonuç alınamayınca konu konferansa getirildi.
    Musul sorunu 23 OCAK 1923 günü oturumlarda görüşülmeye başlandı. İsmet Paşa Türkiye’nin Musul vilayetinin bir başka devlete bırakılmasına razı olamayışının nedenlerini; Etnografik, siyasal, tarihi, coğrafi, ekonomik ve askeri başlıklar altında anlatarak Musul’un Türklere verilmesi gerektiğini söyledi.
    Lord Curzon söz alarak; bütün Mezopotamya, Dünya savaşı sırasında İngiliz ordularınca işgal edilmiştir. Türk ordularının yenilgisiyle son bulmuştur. Bu savaşın sonucu olarak Türk hükümeti bu ülkelerden dışarı atılmıştır; az sonra o vakte kadar Mezopotamya demekte olduğumuz bu ülkeye, bölge halkının daha çok alışmış olduğu Irak adı verilmiştir. Türkler gibi güçlü bir Askeri ulusun, şimdi istediği durumu elde etmesine izin verilirse bunun yakın bir gelecekte, Arap Devletinin yok olmasıyla sonuçlanacağını bilmek için tarihi biraz incelemiş olmak yeter dedi.
    Türk delegasyonunun ikinci adamı olan Doktor Rızanur Bey memleketteki genel gelişmeyi sağlayacak olan petrolden ötürü Musul’un memlekete razı olduğunu, Musul’un elden çıkması halinde memleketin başına bir Kürdistan tehlikesi çıkabileceğini, Kürdistancıların Ermenilerle birleşerek memleketi arkadan vurabileceklerini ileri sürüyordu. İngilizlerin Musul’un bütünüyle ilgili kesinleşmiş bir kararı yoktu. Zaman kazanmak ve çok iyi bildikleri diplomasi oyunlarıyla Türk taraflarını yıpratmak istiyorlardı.
    T.B.M.M. 21 ŞUBAT 1921’de Ali Fuat CEBESOY’un başkanlığında yaptığı gizli oturumda Lozan Görüşmeleri ve Musul sorunu gündemdeydi. Lozan’dan dönen İsmet Paşa Konferansın gelişimi hakkında uzun bir konuşma yaptı. Söz sırası Musul sorununa geldi. İsmet Paşa’ya göre konferansın çıkmaza girmesi Musul sorunundan kaynaklanıyordu. Musul’un elimizden çıkması vatanımız için büyük bir tehlikedir. Bu bölgede kesinlikle sınırlarımız içine girmelidir. Delegeler kurulumuzun kanısı şudur ki, muhakkak Musul’u alacağımız düşüncesinde direnirsek, ancak orduyla almak imkanı vardır. Delegelerimiz Musulun politik yollarla alınmasına imkan olmadığı kanısına varmışlardır. Eğer bir yıl geriye bırakırsak ve bu bir yıl içerisinde kuvvetle çalışırsak Musulu bizim yana geçirmek imkanı doğacaktır. Bu gün askeri harekat yapmadan Musulu almaya imkan yoktur. Görüşmeler neticesinde; yapılacak bir barış anlaşmasının meclisten geçmesinin imkansız olduğu anlaşıldı. Yeni fedakarlıklar gerekiyordu. Birinci gurup, milleti yeni bir savaşa sokmamak için bunu kabullenebilirdi. Sonuçta Misak-ı Milliden fedakarlık yapacak bir anlaşmanın bu meclisten çıkmayacağı kanısına varıldı. Abdülhamid, İngiliz ve Almanların arkeolojik kazılarda buldukları Musul ve civarı petrollerini Hazine-i Hassani (Padişah Hazinesi) mülkiyetine geçirmişti. Abdülhamid petrol bulundukça bunları Hazine-i Hassaya kaydettiriyordu.
    Abdülhamid’in 1890’da çıkardığı bir İrade-i Seniyye ile “Memalik-i Şahane Arazisi” olarak ilan etttiği Musul petrol alanı, Lozan’da başka görüşmelerin de görüşme konusu olmuştu. Gelişmeler İngilizleri rahatsız ediyordu. Çünkü İngiliz işgalindeki Irak petrol alanlarının neredeyse tamamı Hazine-i Hassanındı. Bu nedenle Abdülhamidin Musul’daki emlaki ile ilgili araştırma yaptırarak emlakın Hazien-i Hassaya değilde maliyeye ait olduğunu öne sürdüler. Abdülhamidin mirası meselesine Ankara da sıcak bakmıyordu.





  4. Mine
    Devamlı Üye
    osmanlı tarihi ile ilgili kitap özetleri


    Türk hükümeti Musul’daki petrol kaynaklarının bütününe sahip çıkmak azminde idi. Eğer Osmanlı hanedan mensupları sadece Türkiye hudutları dışına çıkarılmış olsalardı ve bu aile vatandaşlıktan atılmamış olsaydı, onların Musul petrolleri mevzuunda yapacakları talepler, Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından da desteklenebilir ve dolayısıyla Musul petrolleri üzerinde Türk Devleti’nin ilelebet söz hakkı olabilirdi.
    Lozan görüşmelerinde Türk heyeti ile İtilaf devletleri temsilcileri arasında kıyasıya mücadele devam ederken ABD’nin Lozandaki temsilcileri Türk delegasyonuyla bazı konularda dayanışma içinde idi. Konferansın başlangıcında yaygın olan kanı Musul vilayetini tamamı olması bile önemli bir bölümünün Türkiye’ye verebileceği idi. Türk heyeti bu bir bölüme razı olmamış, sürekli olarak Musul’un tamamının Türkiye’ye geri verilmesini istemişti.
    ABD’nin bu isteği, Musul petrollerinin sadece İngiltere’nin elinde olmaması içindir. ABD hükümeti bu konuyla ilgili olarak İngiliz hükümeti ile sürekli görüşmüş fakat bir sonuca ulaşamamıştır. Hatta sorunun bir hakem kuruluna getirilmesi önermişti. Bir İngiliz şirketi olan Anglo-Persian’ın 1928’de yapılan anlaşmayla Turkısh petrolium Company’nin payları Anglo Persian, Royal Dutch, Sheel, Compaigne, Française de Petroles ve Near East Development Company ( Amerikan ) arasında taksim edildi.
    Chester projesi, Musul sorunu bağlamında 1920’li yıllarda yeniden gündeme gelen 1970’li yıllarda ise Türk solu ve akademisyenlerce teorik düzeyde tartışılan, bir ucu Ermenistan ve petrole dayanan ABD kaynaklı bir imtiyazdır. Projenin başlıca özellikleri ise , ilk kez Amerika’nın Orta Doğudaki emparyalist akımlarla paralel girişinin belgesi olması ve ermeni sorununun bu projeyle yeni bir boyut kazanmasıydı. Chester projesi demiryolu imtiyazını almak için yapılan bir girişimdi. Demiryolu Sivas’tan başlayacak, Harput, Dyarbakır, Bitlis ve Van gölünün kuzey yada güneyinden geçilerek buradan ayrılarak Kerkük Süleymaniye’ye varacaktır. Bir bölümü de Ceyhan vadisinden geçerek, yumurtalık körfezine ve İskenderun’a uzatılacaktı. İmtiyazın sözleleşme süresi 99 yıldı. 2000 km. uzunluğunda olacağı tasarlanan demiryolunun her iki yanındaki 20 km’lik alan şirketin olacaktı. Projenin siyasi yönü de geeleceğin bağımsız Ermenisten’ını hazırlamaktı.
    Lozan görüşmeleri sırasında “İngiliz ve Fransızlar arasında Almanların hisselerini paylaşma dolayısıyla müzakereler cereyan ettiği sırada Chester projesi tekrar diriltildi”.
    1923’te TBMM’de onaylanan yeni Chester projesi Türkiye’nin doğusuna ve Musul, Kerkük’e uzanan bir ucu Karadeniz öteki ucu bir Akdeniz limanına bağlanacak olan 4400 km’lik bir şerit içerisinde petrol dahil her türlü yeraltı kaynağının işletilmesi imtiyazının içeriyordu. Bu anlaşmaya göre imtiyaz hakkı Amerikan grubuna bırakılıyordu.
    19. Yüzyıl sonlarında Hakkari sancağında oturan Nesturiler bölgedeki diğer aşiretler gibi yaşıyordu. Mar Şemın adlı bir ruhani reisleri ve Melik ünvanı verilen muhtarların idaresinde bulunuyorlardı. İngiliz ve Rusların çalışma alanı bölgeye, Amerika da misyonerleri ile birlikte katıldı. Bunların asıl amacı Ermelilerdi. Musul sorununun çıkmazda olduğu bir sırada yıllardır Türkiye’ye pek ciddi rahatsızlık vermeyen Nesturiler yeniden sahneye çıkmışlardır. 1924 Ağustos’un ilk günlerinde Hakkari bölgesinde güvenliği bozan olaylar olmaya başladı. Bakanlar kurulu 14 Ağustos 1924’te toplanarak isyanın bastırılması görevini Cevat ( Çobanlı ) Paşanın komutasındaki III ncü orduya bağlı VII nci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar (Eğilmez) Paşaya verdi. Cafer Tayyar Paşa isyanı kısa sürede bastırıp Ankara’dan emir bekledi.
    Lozan’da ileri bir tarihe bırakılan Musul sorununa Bir çözüm bulmak amacıyla 19 Mayıs 1924’te İstanbul’da eski bahriye nezareti binasında İngiltere ile görüşmelere başlandı. Etnik ve coğrafi nedenlerden dolayı Süleymaniye, Kerkük ve Musul kentlerinin Türkiye’ye verilmesi talep edildi. Türkiye’ye Musul’u vermek bir yana Hakkari’yi istemeye başlamışlardı. Görüşmelerde bir yere varılmayacağı anlaşılınca konferans çalışmalarına 5 Haziran 1924’te son verildi. Musul sorununun çözümünde Lozan anlaşmasının 3 ncü maddesinin 2 nci fıkrasına göre Milletler Cemiyetine bırakıldı. İngiltere’nin Lozan’dan beri istediği, sorunu Milletler Cemiyetine getirmekti. Haliç Konferansındaki uzlaşmaz tutumun nedeni de buydu. Konferansda bir sonuç alınamayınca İngiltere sorunu Milletler Cemiyetine götürmeyi Türkiye’ye önerdi. Milletler Cemiyeti 20 Eylül 1924’de konuyu görüşmeye başladı.
    Cemiyet tarafların statükoyu bozmamalarını öngören bir karar aldı. Musul halkının isteklerini tespit etmek ve ilgili üç devletin resmi makamlarıyla görüşerek bir rapor hazırlamak üzere bir komisyon kurdu. Komisyon raporunu 16 TEMMUZ 1925’de Milletler Cemiyetine sundu. Bu rapora göre; Musul vilayetinde çoğunluğu sayıları 500 Bin kadar olan Kürtlerin oluşturduğunu, iktisadi olarak da bölgenin Irak’a bağlanması gerektiğini; bu yönetimin 25 yıl uzatılmasını ve Musul vilayetindeki Kürtlere yönetsel ve Kültürel özerklik verilmesi kaydıyla Musul’un Irak’a bırakılması, bu iki hususa uyulmadığı takdirde Türkiye’ye bırakılmasının uygun olacağı belirtiliyordu. Komisyon raporu, Milletler Cemiyeti Meclisinde 3 EYLÜL’de görüşülmeye başlandı. Türkiye’nin karşı çıkması üzerine Milletler Cemiyeti Meclisi 19 Eylül’de Milletler Arası Daimi Adalet Divanına başvurulması kararlaştırıldı. 16 Aralık 1925’te meclis, üçlü komisyonun raporunu benimseyerek Brüksel Hattının güneyindeki toprakların Irak’a bağlanmasını kabul eden kararı aldı. 5 Haziran 1926’da yapılan bir anlaşmayla da Cemiyetin kararını kabul etti. Bu anlaşmaya göre sınır Brüksel’de tespit edilen hatta Türkiye lehine yapılan küçük değişiklikleri içerecekti. Ayrıca Irak hükümeti Musul üzerindeki haklarından vazgeçecek olan Türkiye’ye 25 yıl süreyle petrol gelirinin %10’nu verecekti (Türkiye 500 Bin İngiliz Lirası karşılığı bu hakkından vazgeçti).
    Sonuç olarak Türkiye başından beri sorunu Milletler Cemiyetine götürülmesine tarafdar değildi. Üstelik cemiyet 1. Dünya Savaşının galipleri tarafından kurulmuş bir örgüttü. Bu örgütte büyük devletlerin özel hukuki yetkileri ve önemli siyasi nüfuzları bulunuyordu.
    Türkiye’nin Musul üzerindeki haklarından vazgeçmesi Irak’la olan ilişkileri iyice düzeltmişti. İngiltere 30 Ağustos 1930’da Irak’a özerklik verince Irak’la olan ilişkiler iyileşti. Avrupa Devletlerinin savaş sonrası yeniden kamplaşmaya başlaması Türkiye’yi ve komşularını birlikte olmaya zorluyordu. İran-Irak sınır uyuşmazlığı çözümlendikten sonra Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında 8 Temmuz 1937’de Tahran’da Sadabat Sarayında 4’lü pakt imzalandı. Yapılan antlaşmaya göre “Taraflar birbirlerinin içişlerine her türlü müdaheleden mutlak suretle kaçınma siyaseti takip etmeyi taahhüt ediyorlardı”.
    Kominizme set çekme teorisinin gündemde olduğu bu soğuk savaş yıllarında Güney Doğu Asya’da Seato, Kuzey de Nato oluşturulmuş, Ortadoğu da ise bir boşluk kalmıştır. Türkiye de Ortadoğu da oluşacak böyle bir paktın liderliğini üstlenmeye hazırdı. Türkiye çok fazla yorulmadan siyasi etkisi en yüksek devlet olduğunu gösterme fırsatını elde etti. Önce Irak’la arasında yapılan anlaşmayla bu paktın ilk nüvesi oluşturuldu. Daha sonra 1955’te pakta İngiltere, Pakistan ve İran katıldı. Irak 1959’da paktan çekilince adı değiştirilerek Cento’ya dönüştürüldü.
    Bağdat Paktının imzalanmasını Irak Türkmenleri sevinçle karşıladılar. Bu anlaşmayla durumlarında iyileşme olacağını umuyorlardı. Anlaşma Irak hükümetinin Türkmenlere uyguladığı politikada yumuşama getirdi. Türkmenlerin seyahat etmelerine, Türkiye’ye gezmeye ve yükseköğrenim görmeye gelenlere izin verildi.
    14 Temmuz 1958’de Kral ve Nuri Said yönetiminin General Abdülkerim Kasım tarafından devrilmesi Irak’ta yaşayan Türkmenlerin durumunu kötüleştirdiği gibi bölgede istikrarın bozulmasına da neden oldu. 14 Temmuz 1959’da Kürt ve hükümet milisleri daha önce adresleri belirlenen Türkmenlerin evlerine salsırdı. Bu olayda birçok Türkmen öldürüldü.
    İlk yıllarda devrim komuta konseyi kararını uygulama alanına sokarak Kerkük ve Musul bölgelerinde Türkçe eğitim yapan 48 okulun açılmasını sağladı. Zamanla bu okullar kapatıldı. Konseyin kararı yürürlükte olmasına rağmen kağıt üzerinde kaldı. Bununlada yetinilmeyerek Türkçe yer adları arapçalaştırıldı. Türklerin çoçuklarına Türkçe ad koymaları, emlak almaları yasaklandı. Bir Türk bir Türk’e arazi satamadığı gibi başkalarından da alamıyordu. Türklere ait topraklar devletleştirilerek çölden getirdikleri bedevilere verildi.
    Kuveyt 1. Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı Devletine bağlı bir kazaydı. Osmanlı Devletini rahatsız edecek boyutlarda ilk Kuveyt sorunu demiryolu savaşının gündeme gelmesiyle baş gösterdi. İngiltere Hint Denizinin bir koyu sayılan Barsa Körfezi hakkında kaygılanmaya başlamış ve orada herhangi bir demiryolunun varabileceği bölgede önemli bir denizüssü ve liman olabilme kabiliyetini taşıyan Kuveyt’e el koymaya karar vermişti. Kuveyt Emirinin bölgedeki hükümdarlığı Osmanlı Devletini pek rahatsız etmiyordu.
    Olay çıkmadığı ve devlete iyice ters düşen davranışlara girmediği sürece Emire karışmıyordu. Kuveyt Osmanlı Devleti için çok önemli bölge ve Basra Körfezinin en iyi limanıydı. Necd topraklarınında anahtarı niteliğini taşımaktaydı.
    SONUÇ :
    A. KİTABIN ANA FİKRİ :
    19. Yüzyılın sonlarında başlayan ve günümüzde de devam eden petrol paylaşımının devletler ve toplumlar üzerindeki siyasi, askeri ve ekonomik etkisidir.
    B. KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :
    Siyasi, Askeri ve Ekonomik açıdan önem taşıyan bölgede geçmiş zamanda meydana gelen olaylar ve bu olayların sebep ve sonuçlarıyla günümüzde yine aynı bölgede meydana gelen ve gelebilecek olaylar arasında bağlantı kurarak kamuoyunu aydınlatmak.
    C. KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :
    Özeti çıkarılan eser tarihi anılara dayandırılarak hazırlanmış olup; Kronolojik bir sıra takip etmemektedir. Bununla beraber Musul, Kerkük ve Kuveyt sorunu hakkında asgari ölçüde bilgi sahibi olunabilecek bir eser özelliği taşımaktadır. Tüm subay ve astsubaylar tarafından okunmasının faydalı olabileceği değerlendirilmektedir.


  5. Mine
    Devamlı Üye
    Osmanlı İmparatorluğu'nda Alman Nüfuzu

    Osmanlı İmparatorluğu'nun Batı dünyasına açılış çağında, Cermen kültürünün özel bir yeri olmuştur. Birinci Dünya Savaşı'nda, iki imparatorluğun da çöküşünü hazırlayan kader birliği yolunda, yalnızca siyasal ve askeri alanlarla sınırlı kalmayan ortaklıklar göze çarpar.
    İlber Ortaylı, hem titiz ve geniş ufukta tarihçiliğini, hem de tadına doyum olmaz üslupçuluğunu işe koştuğu bu kitabında, Osmanlı dünyasında Alman etkisinin bütün boyutlarını olağanüstü bir sürükleyicilikle ortaya koyuyor.
    Kendi alanında önemli bir eser.
    “Onuncu Baskıya Önsöz
    Osmanlı İmparatorluğu’nda Almanya etkisi 19. yüzyılın son çeyreğini ve 20.yüzyılın ilk yirmi yılını kaplar.
    Bu çalışmaya başlarken bizim arşivlerimizin yanında Avrupa devletlerinin arşivlerini kullanmak gibi yöntemsel bir hedef; itiraf etmeliyim, bana konunun içeriğinden daha cazip görünmüştü. O zaman Türkiye tarihinin bazı safhalarını yabancı arşiv kaynaklarını kullanarak yazmak henüz yaygın bir yöntem değildi. Konu üzerinde çalışmaya başlayınca 19. yüzyıl tarihinin çekiciliğini keşfettim.
    Günümüzün Türkiye tarihi için Almanya’nın ve Almanya tarihi için de Türkiye’nin önemi açıktır. Bu ilişkiler basit diplomatik, hattâ askerî ilişkilerin daha ötesine uzanır. Alman sanayi ve ideolojisi Osmanlı İmparatorluğu’yla kurulan ittifaka dayanmış, Türk modernleşmesi de bilhassa askerî alanda Alman modelini tercih etmiştir. Aslında bu ilişkilerin yoğun incelenmesi gerekir. Ne yazık ki hâlâ araştırmalarda bir yoğunlaşma gözleyemiyoruz. Hâlbuki 19. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu kalıntıları itibariyle elan yaşıyor. Bu yaşamsal devamlılığın okuyucuya da ilginç geleceğini düşünüyorum.
    Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu’nu 10. baskısına hazırlayan Timaş Yayınları’na ve editör Adem Koçal’a teşekkürü bir borç biliyorum.
    İlber Ortaylı, İstanbul, 2008”

    Yazar : İlber Ortaylı
    Yayınevi : Timaş Yayınları
    Sayfa Sayısı : 240
    Etiket Fiyatı : 13,50 YTL
    Basım Tarihi : Aralık 2008


  6. Mine
    Devamlı Üye
    Osmanlı'nın Mahrem Tarihi Kitabının Özeti

    Bilinmeyen yönleriyle Osmanlı padişahları

    OSMANLI’NIN MAHREM TARİHİ / Bilinmeyen Yönleriyle Osmanlı Padişahları; sizi sarayın mahrem dünyasına götürüyor. Bütün kapılar kapandığında kendisiyle baş başa kalan padişahların kişisel dünyalarını açıyor önünüze.
    Osmanlı'nın Mahrem Tarihi, görünen tarihin görünmeyen yüzünü aralayan ufuk açıcı bir çalışma. Zevkli üslubu, yüzlerce kaynaktan süzülmüş bilgileri, çarpıcı dikkatleriyle bitirmeden elinizden bırakamayacağınız bir eser.

    Bütün padişahların bunun gibi daha birçok hikâyesi bulunmakta. Gelmiş geçmiş en büyük Türk imparatorluğu olan Osmanlı Devleti her zaman savaşları ile anılmış ve o “ciddi” görüntüsünü bizlere yansımıştır. Hal böyleyken günümüzde padişahların yetenekleri ve zevkleri değil sadece savaşları konu olarak alınmış Osmanlı padişahlarının asıl hayatı bir köşede kalmış ve tarih kitaplarına pek de konu edilmemiştir.
    Kitap mahrem denince akla gelen harem dairesinin dışında bir çizgi çiziyor ve daha çok padişahların uğraşlarından, hobilerinden, farklı yönlerinden bahsediyor. Korkulan padişahların da herkes gibi insan olduklarını gözler önüne seriyor. Bu yönleriyle Osmanlı'nın Mahrem Tarihi, görünen tarihin görünmeyen yüzünü aralayan ufuk açıcı bir çalışma olarak karşımıza çıkıyor, Osmanlı Devleti üzerindeki sır perdesini biraz aralıyor.

    İşte bazı padişahlar ve hikayeleri
    Mücevher Düşkünü - Kanuni Sultan Süleyman
    Babası ve dedesinin aksine şık, süslü ve haşmetli giyinmeyi severdi. Serasere ve diba giyer, üstünde çok fazla zenginlik ve ziynet eşyası bulunurdu. Değişik değişik “çakşırlar” giydiği için Yavuz onu sarayda “Çakşırlı” diye çağırırdı. Hatta bir seferinde yine ihtişamlı elbiseler içinde görünce oğluna takılmış ve “Anana giyecek bir şey bırakmamışsın” diye alay etmiştir.

    Kanuni Sultan Süleyman, babası Yavuz gibi kuyumculuğa meraklıydı; ustalığı o derecedeydi ki, İtalyan kuyumculuk sanatının örneklerini tanıyacak ve uygulayacak kadar mükemmeldi.

    49 Çocuğu Olan Padişah - III. Murad
    Bazı yayınlarda kadınlara aşırı derecede düşkün olduğunu yazılmaktaysa da, 102 çocuğu olduğu ve haremde aynı anda 50 beşik sallandığı gibi bilgiler kesinlikle hayalîdir. Toplam 49 çocuğunun doğduğu ve hepsinin de yaşamadığını biliyoruz. Öldüğünde ise 7 cariyesinin hamile bulunduğu rivayeti daha akla yatkın gelmektedir. Sarayda bilinen ilk ikiz doğum vakası da onun hareminde gerçekleşmiş, Cihangir ve Süleyman adlarını taşıyan şehzadelerden ikisi de henüz yaşlarını doldurmadan ölmüşlerdir.

    Eyer Yapan Padişah - II. Osman
    Sultan II. Osman çocukluğundan itibaren saraçlığa ilgi duymuş ve bindiği atların eyerlerini genellikle kendisi imal etmiştir. Öldürülmek üzere yeniçerilerin eline geçtikten sonraki son yolculuğunda eyersiz bir ata bindirilmiş olması ise tarihin en acı alaylarından biri olsa gerektir. Bir padişahın canına -hele bu denli feci bir şekilde- kıyılmış olması hiçbir şekilde tecviz edilemez. Ancak efsaneleşen talihsiz ölümüne biraz da kendi gençliğinin ve siyaset bilmezliğinin sebep olduğunu, en azından darbe için fırsat arayanlara zemin hazırladığını da unutmamak gerekir.

    Birden Çok Mesleği Olan Padişah - I. Mahmud
    I. Mahmud kaynaklarda kısa boylu, zayıf ve yumuşak huylu birisi olarak anlatılır. Yeniliğe açık olduğu kadar geleneklerine bağlı ve dindardı.
    Padişahların genellikle birer mesleği vardı fakat. I. Mahmud’un ise tek bir mesleği yoktu, meslekleri vardı. Meslek zenginiydi bir başka deyişle. Şöyle bir göz gezdirince eminim siz de şaşıracaksınız bu meslek bolluğuna:
    Hilalci, mühür kazıcısı ve kuyumcuydu. Vakti müsait olduğunda kantaşı üzerine mühür kazırdı. Ayrıca abanoz ve fildişinden kürdanlar (hilaller) yapardı. Kazdığı mühürleri çarşıda sattırır, eline geçen paralarla sadakalarını dağıttırarak sevap kazanmaya çalışır, diğer kısmıyla ise ufak tefek ihtiyaçlarını karşılar, bundan da büyük bir haz alırdı. Bir gün vezirlerinden birisi kendisine, “Şevketlim, milletin hazinesi sizin demektir. Niçin böyle uğraşıp zahmet edersiniz?” deyince, padişahtan “Milletin hazinesini millete sarf etmek gerek. Saniyen, insanın çalışıp alın teri dökerek kazandığı paranın zevki başkadır” cevabını almıştır.
    Bir başka kaynağa göre mücevher işlemekte en yüksek üstadlık mertebesine erişmiştir. Oymacılıkla meşgul olduğuna dair de bir rivayet vardır.

    “Bu bir felaket” - VI. Mehmed Vahdettin
    Hain mi yoksa kahraman mı? diye hala tartıştığımız Sultan Vahîdüddin (yaygın söylenişiyle Vahdettin) devletin en zor zamanında padişah olmuştu. Mabeyn Başkâtibi Ali Fuad Türkgeldi’nin anlattığına göre cülus törenine giderken bastonunu Çengelköy’deki köşkünde unuttuğunu anlayınca “Bu bir felaket!” demiştir. Sonradan Topkapı Sarayı’na adım atarken söylediği bu ilk söz yüzünden saltanatı da felaketle geçti, yorumu yapılmıştır.

    Ulucami’nin Hikayesi - Yıldırım Bayezid
    Bursa’nın çekim merkezi olan Ulucami’nin bir Niğbolu adağı olduğunu bilir miydiniz? Rivayete göre Yıldırım Bayezid, Niğbolu seferini zaferle taçlandırırsa ganimet malından 20 tane ayrı cami yaptıracağı yolunda bir adakta bulunur. Derken zafer müyesser olur ve başlar adamlarıyla beraber camilerin yerlerini belirlemeye. Bir süre sonra bu camileri ayrı ayrı yaptırmanın çetinliğini gören Yıldırım Bayezid, bir çözüm bulmalarını ister etrafından. Onlar da adağında 20 kubbeden söz ettiğini, eğer 20 kubbeli bir cami yaptırırsa bu adağın yerine gelmiş sayılacağını söyleyerek ikna ederler onu ve Ulucami böylece ortaya çıkar.


  7. Mine
    Devamlı Üye
    Balkanların Tarihi - Kitap Özeti

    İki ana kısımdan oluşan kitabın birinci kısmında; Balkan halklarının kimliği, Bizans’tan etkilenişi, Osmanlı İmparatorluğu’ nun bölgeyi hakimiyeti altına almasını ve burada izlediği Osmanlılaştırma politikasını anlatıyor.
    İkinci kısımda ise Osmanlı’nın çökmeye başlamasıyla bölgedeki hakimiyetini kaybedişini, Avrupa’nın burayı bir pazar olarak görmesini, kendi çıkarları doğrultusunda bölgeyi yönlendirmek için oynadığı oyunların günümüze kadar olan sürecini anlatıyor.
    BALKANLARIN TARİHİ
    Balkanlar; çok yakın bir tarihe kadar Avrupa’nın barut fıçısı, günümüzde ise yapboz oyuncak olan küçük devletlerden kurulu bir coğrafya. Bu geniş coğrafyada yaşayan değişik toplumlar uzun bir ortak macera yaşadıktan sonra Avrupa’da özel bir kültürü oluşturmuştur. Bu özgün kültürü anlamak için tarihe bakmak gerekir.
    M.Ö.2000 sonlarında Balkan Yarımadası’nın güneyinden gelen Hint-Avrupa sınıfına dahil “Achenler” Miken uygarlığını oluşturdular. Trakya’da ise Yunanlı ya da Doryen olduğu anlaşılmayan Makedonya Krallığı M.Ö. 7 yy.da kurulmuştu. Bugünkü Arnavutluk halkı olan İliryalılar ve Tuna’nın kuzeyinde bulunan Daçyalılar (Romenler) bölgeye yerleşmiştir. 6.yy.ın sonlarına doğru Slavlar kuzeyden gelerek Bizans topraklarına yerleşmeye başlar. Bulgarlar ise Hazarlardan kaçarak Bulgar-Slav bir devlet kurarlar. Bizans İmparatorluğu bu devletlere bulundukları yerlerde yerleşmeleri için izin verir. Bu devletler Bizans’tan öyle etkilenirler ki Osmanlı Balkanlara girdiğinde her yerde Bizanslaştırılmış köylülere rastlanır.
    Anadolu Selçuklu Devleti beyliklere bölündüğünde Osman Bey Bizans sınırında Osmanlı Beyliği’ni kurar. Daha sonra bir devlet olarak “Fetih-Cihat” dönemi başlar. Osmanlı tahtı babadan oğula geçerken her Osmanlı padişahı Balkanlarda yeni topraklar alır. Fatih Bizans’ı aldığı gibi Balkanlardaki mirasını da almak ister. Kanuni Sultan Süleyman zamanında da Osmanlı sınırları batıda Avusturya’ya kadar uzanır.
    Osmanlı Balkanları fethedince burada Osmanlılaştırma politikasını uygular. Fatih, İstanbul’u alınca halkı sürmüş, buraya Türkmenler, Osmanlılaşmış Slav ve Yunanlıları yerleştirir. Fatih’in varisleri de bu politikayı izler. Balkan şehirlerinin çoğu bu çeşit halk yenilemesi sürecinden geçer. Osmanlı topraklarında yaşayıp Müslüman olmayan Zimniler, hiyerarşik önderlerinin sorumluluğunda Osmanlı yasalarına ters düşmeyecek dini bir topluluk oluşur. Yahudi, Ermeni ve Rumlar bu şekilde kendilerine birer önder seçerler. Bu ulus sistemi daima kuvvetlinin yani Osmanlı’nın lehine gerçekleşir. Balkanlarda din değiştirme avantaj sağlar. Cizye yok, adil yargı, güvenlik ve malın korunması, esir ise azat olunma, loncalara üye olma, yanlızca Müslümanlara verilen haklardır.
    Osmanlı İmparatorluğunda başlayan yönetim krizi 17.ve 18 nci yy.’da hat safhada dır. Daha öncesinde ise başarılı fetihler bunu gizler. Ayrıca haremde dönen entrikalar krizin oluşumunda etkilidir. İkinci Viyana kuşatmasının başarısız olması Osmanlı ilerleyişinin durduğu anlamına gelir. Bu arada Balkanlarda da karışıklıklar meydana gelir. 17 nci yy.’da Balkan köylüsünün durumu iyileşmiş, burjuva kesimi ortaya çıkmıştır. Rönesans hareketleri Balkanlara kadar sokulmuş ve etkilerini göstermeye başlamıştır. Osmanlı’nın 18.yy.daki gerilemesinin önüne geçme çabası boşunadır. Çünkü yönetici çevreler kendi çıkarları yüzünden her şeye karşı çıkmaktadırlar. Avrupa’daki sanayi inkılabı yeni dengeler oluştururken İslam devletinin psikolojik ve politik katılığı reform ve devrimlerin önüne set çeker. Aydınlanma çağını yaşayan Avrupa ya karşın Balkan ülkeleri geri kalmış bir kültüre ve yarı sömürge bir ekonomiye sahip bölgeler haline gelir. Ekonomik açıdan da Osmanlı Avrupa’ya bağımlı bir haldedir. Osmanlı hammaddesi Avrupa’ya gidiyor, mamul olarak tekrar dönmektedir. Balkanlardan Osmanlı hakimiyeti iyice zayıflar, burada paşalar kendi beyliklerini kurarlar. Ayan denilen bu beyler öyle ki diğer devletlerle iş birliği yapmaktadırlar.
    Osmanlı, Balkanlarda Müslüman ve Zimnileri ulus yönetimi ile birlikte yaşatmıştır. Osmanlı politikası yeni Osmanlılaştırma, din değiştirmeye gitmeden hayat tarzını kabul etme çok yaygın uygulanır. Halk, dilini korumuş Türk gibi yaşamıştır. Buna göre gayri Müslimler ikinci planda kalmıştır. Bu sistem 17. ve 18. yy.’larda ayrılığı artırıcı bozukluklara yol açar.
    18.yy. sonunda Balkanlardaki gelişmeler büyük bir fırtınayı haber vermektedir. Gerçekten Sırp ve Yunan ayaklanmaları İslam İmparatorluğundan, bir Hıristiyan devlet yaratmıştır. İlk defa Karayorgi önderliğinde ayaklanan Sırplar, Rusya ve Avusturya ile anlaşarak büyük bir isyan çıkarırlar. Ruslar desteğini çekince bu ayaklanma kanlı bir şekilde bastırılır. Daha sonra Sırp hareketinin önüne geçen Miloş dengeli bir politika izleyerek Sırp devletine özerkliğini kazandırır.


  8. Mine
    Devamlı Üye
    İngiltere, Fransa ve Rusya, Osmanlı devleti içinde özerk bir Yunan devleti kurma amacındadır. Novarin olayından sonra Rusya’ ya yeniden Osmanlı, 13 milyon Frank karşılığında 1833 yılında Yunanistan’ nın bağımsızlığını tanır.
    Osmanlı devletinde görülen iç sorunlar Avrupa krizine dönüşmektedir. Bu sorunlar birbirinden adeta kuvvet alıp tekrar kriz olarak geri döner. Yunan isyanını bastıramayan Osmanlı Devleti, Mısır Valisinden yardım ister. Mısır Valisi karşılığında Mora’yı ister. Yunanistan bağımsızlığını kazanınca padişah Kavalalı’ya Girit’i verir. Bunun üzerine Vali Osmanlı üzerine yürür ve Osmanlı ordularını yener. Rusya’nın yardımıyla bu kriz aşılır. Daha sonra ise 1853 yılında Kırım Savaşı başlar, Osmanlı Devleti’nin yenilmesiyle Eflak ve Boğdan’ın birleşerek Romanya Devletinin kurulmasını kabul eder. 1840 yıllarda Avusturya’daki Milliyetçi hareketler bütün Balkanlarda etkilerini gösterir. Kırım Savaşından sonra Balkanların dengesinin Avrupa’ya bağlı olduğu ortaya çıkar. Bu arada bir Yugoslav devlet üzerinde anlaşmaya varılır. Hırvat, Bosna Hersek, Karadağ, Arnavut ve Sırplar ayaklanmaya katılacaklarına söz verirler. Sırp ve Yunan devleti Osmanlı’ya karşı birlikte savaşma kararı alırlar Rusya ise Balkan devletleri için Osmanlı’dan reform istemek üzere Avrupalı devletlere toplantı önerir, ama Abdulhamit daha önce davranıp Meşrutiyeti ilan eder. Bunun üzerine Rus çarı Osmanlı üzerine yürür ve Yeşilköy’e kadar ilerler Osmanlı Devleti barış isteyince Sırbistan, Karadağ Romanya bağımsızlık ilan eder. Bulgaristan ise ikiye bölünür; Özerk Bulgaristan prensliği ve yarı özerk Doğu Rumeli Beylerbeyliği olmak üzere Rusya’nın Bosna-Hersek’i Avusturya-Macaristan’a bırakması üzerine Avusturya düzeni yeniden kurmak için askeri işgal şeklinde buraya girer. Buraya atanan vali sömürgeleştirme konusunda mezheplerin dengesini bozma amacı güder. Böylece ulus çatışmaları çoğalır. Bu arada Osmanlı’dan kopan Makedonya, Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan tarafından paylaşılamaz. Balkanlardaki Hristiyan dayanışması yerini savaş ve terörizmi getiren milliyetçiliğe bırakır. Osmanlı Devletinde ise Meşrutiyetin ilanından sonra Abdulhamit’in baskıcı yönetimi ve devletin kötü gidişatı aydınlar ve subaylar arasında çalkantıya yol açar, İttihat ve Terakki, Hürriyet gibi gizli derneklerin kurulmasına yol açar. İkinci Meşrutiyet’in ilanı ile İttihat ve Terakki yönetime geçer ve ulus sistemini reddederler, imparatorluk bünyesinde her kesin eşit haklara sahip Osmanlı olduklarını söylerler. Oysa Balkanlar özerklikten bağımsızlığa kadar değişik görüşlere sahiptir. Bir yandan Jön Türklerin milliyetçi yapısı bir yandan Avrupa baskısı Balkanları bir barut fıçısı gibi patlatacak konuma getirir.
    İngiltere, Fransa, Rusya Balkanları potansiyel bir pazar olarak görüp burayı kapitalizmin etkisine altına alır. Şehirlerin göç almasıyla işgücü ve pazar imkanları artar. Özellikle demiryolu yapımı devletleri çok büyük borçlanmalara sürüklemektedir. Bu da, bölgede devamlı olarak politik kargaşaya yol açmaktadır.
    Hasta adamın yani Osmanlı’nın Balkanlardaki hakimiyetini kaybetmeye başlamasıyla, 19.yy. boyunca Balkanlar çalkalanmış İngiltere, Fransa, ve Rusya’nın çıkar ve istekleri doğrultusunda renklenmiştir. Bu merkez devletleri, Balkan devletlerini piyon olarak Osmanlı Devletine karşı kullanmışlardır.
    Jön Türk milliyetçiliği başka milliyetçilikleri de uyandırır. Rusya’nın bir Balkan bloğu kurması Balkan savaşlarını başlatır. Bu Panslavist politika II. Balkan savaşının çıkmasına engel olamaz. Çünkü aç gözlülük Balkan devletlerinin aralarında toprakların paylaşılamamasına neden olur. Böylece yıkıcı bir savaş olan II. Balkan savaşı patlak verir.
    Avusturya – Macaristan velihatının Saraybosna’da suikaste kurban edilmesinden sonra Avusturya Sırbistan’a savaş açar. Rusya ve Almanya’nın da savaşa girmesiyle I.Dünya savaşı başlar. Savaş, İtilaf devletlerinin galibiyetiyle sona erer. Sıra Balkanların yeni haritasına gelir. Versay Barışında Yugoslav Birliği zafer kazanır. Romanya ise uzun politik mücadelelerden sonra İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya tarafından tanınır. Yunanistan ise zafer sarhoşluğundadır. Megalo İdea’nın hayellerini kurmaya başlar. Bunun için Anadolu’ya girer fakat Mustafa Kemal’in “Kemalist Devrim” olarak adlandırılan hareketiyle karşılaşır. Yunanistan 9 EYLÜL 1922’de Anadolu’yu terk eder. Lozan barışıyla Türkiye’ye Balkanlardan sadece Doğu Trakya ve İstanbul kalır. Bu arada son imparator VI. Mehmet (Vahdettin) bir İngiliz gemisiyle ülkeyi terk eder. Osmanlı imparatorluğu ölmüştür.
    I. Dünya savaşından sonra Balkanlarda politik kargaşa devam etmektedir. Yugoslavya’ da Sırp ve Hırvatlar arasındaki uçurum gittikçe açılır; Romanya, Yunanistan, Arnavutluk ve Bulgaristan da krallar, diktatörlüğü eline geçirir. Bu karışık, hileli düzen II. Dünya savaşına kadar sürer. Arka planda ise yarımadanın haritasını çizen devletler arasındaki (İngiltere, Fransa, İtalya) geçmişten gelen düşmanlık onlara değişik kartlar oynatır. Fransa, Yugoslavya ve Latin Romanya’ nın koruyucusu olma arzusundadır. İngiltere, öncelikle Yunanistan’la ilgilenir İtalya ise Yugoslavya ve Yunanistan’ın Adriyatik Denizinde egemen olmalarını istemez. Balkanlar yeni bir dünya savaşı arefesinde hiç olmadığı kadar hassas bir konumdadır.
    II. Dünya savaşıyla İtalya ve Almanya hareket planlarını yürürlüğe koyar ve tüm Balkanları ele geçirir. Fakat Kızıl Ordu’nun Balkanlara inişi ile hakimiyet Sosyalist Rusya’ ya geçer. Almanlar geri çekilmiş, İtalyanlar yenilmiş. İngiltere’nin etkisi ile sadece Yunanistan kominzimin yörüngesine girmez. Diğer Balkan ülkelerinde ise iktidara hep komünist partiler gelir. Totaliter rejimleri çarpışma sahasına gelen bölgeye Yunanistan dışında Stalin’in heykelleriyle kırmızı bir renge girer. (15 OCAK 1945)
    Balkanların Rusya yörüngesinde olması adam kayırma ve rüşvet sancılarını kaybetmez. Daha önemlisi Slovenler hala kendilerini Sırp sömürgesi gibi hissederler. Kültür rekabetinin, dil çatışmalarının, saf din kavgalarının hala sürdüğü görülür. 1989 ‘da başlayan Balkan devrimleri, yarım yüzyıllık komünist yönetime son vermek istediği her adımda canlandırmaya yol açan bir devamlığı başlatmıştır. Batıdaki kapitalist düzenin varlığı ve bölgeyle irtibat halinde oluşu, lüks isteyen halkı, komünizmin iç çelişkileri, Sovyet ekonomisinin çöküşü, yapılan antlaşmaları hükümsüz kılar. Orta Avrupa’ da komünizmin çöküşü Yugoslavya’da, Hırvat, Makedonya, Bosna ve Sırp devrimlerine yol açar. 1989-91 yılları, balkan toplumlarına seçme özgürlüğü getirir.
    Sonuç olarak Balkan halkları önce kendi tarihleriyle barışmalı, Marxizm engelinden sıyrılmalı, onları Romen, Bulgar, Arnavut yapan ya da Yugoslav olma seçeneğini sunan büyük, küçük, acı, tatlı olayları dikkate almalıdırlar. Ulusal duygunun bilincine varılmalı; bu, XX.yy. sonu gerçeklerini göz önüne alarak yapılmalıdır. Çünkü Türksüz, Yugoslavsız, Bulgarsız, Arnavutsuz, Yunansız, Romensiz, Avrupa ek------. Kurulacak konfederal ya da federal ortak çatı altında hepsi hak ettikleri yerlerini alacaktır.


  9. Ziyaretçi
    gönderdiğiniz yazılar özetler spr çok tşk ederim

  10. Ziyaretçi
    Bunları ödevimde kullanacağım umarım güzel olur

+ Yorum Gönder
1. Sayfa 12 SonuncuSonuncu


osmanlı tarihi kitap özeti,  osmanlı tarihi kitap özetleri,  tarihle ilgili kitap özetleri,  tarih ile ilgili kitap özetleri,  osmanlı tarihi kitabının özeti